1946 Türkiye Şampiyonaları
ve Türklerin Dünya Şampiyonluklarının İlk Adımlarına Temel Atma Hikâyesi

İhsan Yener’in Öğretmenlik Mesleğindeki İlk Günleri

Sene 1946.

Sultanahmet’teki Birinci Ticaret Lisesinde:

Daktilografi dersine senelerden beri liyakatli bir “Daktilografi öğretmeni” bulunamadığından bu dersin saatleri, tarih hocası işgal ederse tarih yapılan, Fizik hocası girerse Fizik dersi yapılan “Boş ders” halinde geçmiş…

Bazen Daktilografi ile hiçbir alâkası olmayan herhangi bir hocaya, üst makamlar tarafından:

“- Bu derse girip daktilografi okutacaksın” denilerek mecbur tutulduğundan, “Daktilografi dersi otoritesi” diye bir şey kalmamış.

Sınıfta çocukların bir kısmı gazete okuyor, bir kısmı başka ders çalışıyor, 5-6 haylâz “Tebeşir muharebesi” yapıyorlar; 2 kişi “kutu kutu” oynuyor, bir de müdahil seyircileri var. 8-10 kişi yazı makinesi ile arkadaşlarına, anne ve babalarına hattâ bazan muhayyel sevgililerine mektuplar yazıyorlar (Tabiî tek parmakla gagalayarak). Bir kişi de yazı makinesini yere indirmiş, ayakkaplarını ve çoraplarını çıkarmış, ayak parmaklarıyla daktilo yazmaya çalışıyor, etrafındaki seyircilerin alayları, şakaları, gürültüleri…

Aslında Tarih ve Beden Eğitimi hocası olan Mehmet Ötüken bir ay kadar daktilografi kursu gördüğü için bu boş dersin öğretmenliğine tayin ediliyor.

Prensip sahibi, kıymetli bir öğretmen olan Mehmet Ötüken her şeyden evvel disiplin ve otorite lüzumuna inandığı için sıkı bir mücadeleye girişerek Birinci Ticaret Lisesinde “Daktilografi dersi”nin otoritesini kuruyor. Kısa bir uğraşma devresi sonunda, Daktilo ders odasından, gazeteler başka derslerin kitap ve defterleri, kutukutu oyunları, tebeşir muharebeleri ve ayak parmağı tecrübeleri uzaklaşıyor.

Bu sırada İhsan Yener bu mektebin “Daktilo-Steno ve Meslek Dersleri Öğretmenliği”ne tayin ediliyor.

Ders otoritesi henüz teessüs etmiş, fakat ortada başka bir şey yok.

Zemin katta rutubetli, loş bir daktilo ders odasında 30-35 kadar, (hurdaya çıkmak üzere ömrünü doldurmuş) yazı makinesi her tuşa dokunuşta dört tarafa sallanan ince demir ayaklı) daktilo masaları…

On parmakla, makineye bakmadan yazabilen tek talebe yok… Makineye (Klâvyeye) bakmadan on parmakla daktilo yazılabileceğine inanabilen bir talebe bile yok…

“- Nasıl olur efendim, bakmadan yazılabilir mi?” diyorlar.

Değişik klâvye karşısında kalan öğretmen ilk anda, nasıl yazılacağını gösterip derhal ispat edemiyor… Fakat yeni klâvyeye intibak edip gösterme işi çok gecikmiyor… Bir ay kâfi…

Şimdi mektepte makineye bakarak yazmak mutlak olarak yasak…

Daktilo ders odası üst katta aydınlık ve geniş bir odaya taşınarak rutubetten kurtarılıyor… Makinelerin bir kısmı sallanan masalardan alınarak sınıf sıralarının üzerine konuluyor… Sıralar sarsılmıyor fakta boyları yüksek…

Sanat mektebi bugün verilecek siparişi ancak 3 sene sonra teslim edebileceğini bildirdiğinden bir marangoza Vekâletin standart olarak kabul ettiği daktilo ders masalarından 20 tane sipariş ediliyor.

Talebenin boş saatlerinde daktilo odasından istifadesini temin etmek maksadıyla “Daktilo kursları” açılıyor.

Derslerde çalışırken kazara gözünü tahtadan ayırıp makineye bakan sıfır alıyor. Hele 2 parmakla yazmak: Cinayet!..

Bu alışılmamış usullere birkaç ufak muhalefet ve hoşnutsuzluk oluyorsa da ekseriyet derse hevesle sarılıyor… Müdür hocayı tutuyor, dersin her ihtiyacını tatmin etmeğe çalışıyor.

Hoca her ders talebelerin derecelerini ölçerek kendilerine bildiriyor. Ders ve kurslarda alınan en iyi dereceler hafta sonunda renkli tebeşirle yazı tahtasının üst kısmında ayrılan “Şeref listesi”ne yazılarak ilân ediliyor. İlk haftalarda alınan en iyi derece: Dakikada 16 kelime (hatasız sür’at) ikinci ay içinde dereceler yükseliyor. 18-20 – 24-29 – 32-36 kelime ve o sırada 5B sınıfında Adil isminde bir çocuğun (mezuniyetten sonra Maliyede hesap uzmanı) dakikada 40 kelime süratle yazması bütün mektebe sevinçle ilân ediliyor.

Öğretmen İhsan Yener, kursta her hafta Cuma günü bir müsabaka yapmayı âdet haline getiriyor. Bir gün Kursta alınan iyi bir dereceyi, o sıralarda meslekle pek ilgilenen Müdüre müjdelemek üzere aşağıya koşan İhsan Yener onu mavin Halis Özgü’nün odasında buluyor ve aralarında şu konuşma cereyan ediyor:

– Müdür bey, derecemiz 46 kelime!..

– Güzel…

– Talebe olmayanları da davet edip bir umumî müsabaka yapsak, derece alanlara mükâfat verebilsek…

– Kooperatife sen bakıyorsun. Müsabakayı yap, Kooperatif’in ayıracağı 40-50 lira ile de mükâfatları al… dağıtırız…

– Çok iyi olur… Yaparım..

– Yalnız, mektepte yapılacak bir müsabakaya herkesi dâvet edip “İstanbul Daktilografi Müsabakası” diyebilmek için Vekâletten izin almak lâzım. Hemen yazalım, izin isteyelim.

Vekâlet izin verirse gelecek seneler bütün diğer vilâyetleri dâvet ederek “Türkiye Şampiyonası” tertipleyelim.

– Olur… Yap.

– Ama diğer Vilâyetlerin Şampiyonlarını İstanbul’a getirip Türkiye şampiyonası tertipleyebilmek için Kooperatifin 40-50 lirası kâfi gelmez.

– Gençsin, bekârsın, ben senin yerinde olsam, icabında bir ideal uğruna birkaç maaşımı bir araya getirir sarfederdim.

Böylece İhsan Yener ilk sene 1947’de “İstanbul Daktilografi Şampiyonluğu”nu müteakiben her sene Mayıs ayında “Türkiye Daktilografi Şampiyonası”nı aralıksız devam ettiriyor…