F Klavyenin Hikayesi:
Bölüm 1 – Türk Milli Klavyesi

Türkiye’de ve Dünyada; daktilografi ve bilgisayar alanında önemli buluşlardan biri sayılan “F Klavyenin İcadı”nın, başka hiçbir yerde bulunmayan hikayesini sizlere bu sayfadan sunuyoruz.

1950’li yıllarda yaşanan ve Atatürk’ün gerçekleştirdiği Harf İnkılabını örnek alarak gerçekleştirilen çalışmayı ilk bölümlerinden itibaren aşağıda bulabilirsiniz. Geri kalan bölümler, ilerleyen zamanlarda tamamlanacaktır.

Bölüm 1 – 1947-1951 Yılları Arası

Yıl 1947…

Haziran ayı… Sultanahmet’te Birinci Ticaret Lisesi’ndeyiz. Okul müdürü Adil Erdener, her ders yılı sonunda öğretmenlerin doldurup, müdürleri vasıtasıyla Bakanlığa yolladıkları “Talim Sicili”nin İhsan Yener’e ait olanını elinde sallaya sallaya koridorun başındaki sahibine yaklaşıyor. Tecrübeli idareci edası ve canlı gülüşü ile:

– Dik kafalı çocuk! Yine neler yazmışsın?.. Bunu yırt at, yenisini akıllı uslu yaz!.. Bu Bakanlığa gitmez.

– Neden?

– Böyle zehir gibi yazılır mı? Okusana,

(Öğretmenin doldurduğu sayfaların sonuncusunu alıp uzatıyor:

“…..

Daktilografide: Kısa bir zamanda daktiloda yüz kelimeye kadar süratli yazabilen öğrenciler yetiştirdim. Fakat daima piyasada rezil olmaktayım. Çünkü öğrencilerim bu sürati elde edebilmek için klâvyeye bakmadan (ezbere) yazmaktadırlar. Sadece ezberlediği klavyede bir daktilografın bu süratlere erişebileceğini, değişik klavyelerde hiç yazamayacağını idrak edemeyen iş adamları, müdür ve şefler piyasada pek çoktur. Bunlar öğrencilerimi istihdam etmeden evvel kendi anlayışlarına göre, imtihan etmektedirler. Belki 180 çeşit klavye arasında öğrencim % 99 ihtimalle öğrenmediği bir klavye ile karşılaşmakta ve yazamamaktadır. Bu durum karşısında imtihan eden:

– Demek sizin yaptığınız müsabakalar da uydurma, “Ben bu klavyede yazamam” ne demekmiş. Daktiloyu öğrenmek demek, her makineyi kullanmayı öğrenmek demektir” şeklinde konuşmakta ve standart klavye anlayışından bihaber önce öğrencimi, sonra beni rezil etmektedir. Aslında bu rezalet bize değil, Bakanlığımıza aittir. Çünkü benden önceki meslektaşlarımın senelerce haykırdığı gibi ben de tekrar edeyim:

Türkiye’de standart bir milli klavye kabul ve tatbik edilmedikçe, piyasada 180 çeşit klavye revaçta bulundukça, daktilografi öğretiminden hayır yoktur, olmaz… Öğrenenlerin % 99’u ziyan olup gitmeye mahkumdur.

Stenografide: Devlet stenosu veya komisyon stenosu isimleri verilen ve okutmağa mecbur olduğumuz stenografi kuralları acizdir. Sadece bu kurallarla yetinilirse birçok kelimeler yazılamaz. Öğrenilmesi zordur. Esaslı şekilde islah edilmedikçe veya atılıp bambaşka esaslarla yenisi yapılmadıkça bu stenografiyi okutmak, öğrencinin, hocanın ve programların saatlerini israf etmekten başka bir şey değildir…”

Adil Bey konuşmasına devamla:

– Daha 6-7 aylık öğretmensin. Stajyerliğin öğretmenler kurulunda henüz kabul edildi. Karar daha Bakanlığa bile gitmedi. Tertiplediğin Birinci Türkiye Daktilografi Şampiyonası ve yetiştirdiğin öğrencilerle alakalı takdirini kazandın. Talim Sicilinin ve Bakanlığa gidecek yazıların nasıl olması icap ettiğini de öğren… diyor.

Psikoloji kurallarına bağımlı ve samimiyeti ile Talim Sicili’ni İhsan Yener’in eline sıkıştırıp (usule uygun) bir nüsha yazdırtmaya ikna ediyor.

İhsan Yener bundan sonra daha birçok kereler bu eda ile yazılar yazmış, Adil Bey’den geçenler düzelmiş, geçmeyenler yüzünden başına birçok belalar gelmiştir.

* * *

Yıl 1950…

Bay İhsan Yener

Birinci Ticaret Lisesi Steno-Daktilo Öğretmeni

Sultanahmet Şehir

Mesleki bir mesele üzerine görüşmek üzere teşrifiniz beni çok memnun edecektir.

Saygılarımla.

Linguafon Enstitüsü Sahibi

Vitali Bilen

 

Acaba görüşülecek mesleki konu hangi mesleğe ait? Daktilografi mi? Muhasebe mi? Gelir Vergisinin ilk tatbiki senesi olduğuna göre acaba bir muhasebeci mi lazım? Yoksa Vergi müşaviri mi?

Linguafon Enstitüsü sahibi aynı zamanda bir reklam (tabiri caizse) hastası… Acaba bu konuda bir mesele mi var? Öyle ya, mektubun muhatabı aynı zamanda Ticaret Lisesindeki Neşriyat dersinde Reklamın felsefesini yapıyor…

İşler de pek çok… Ders yılı başı… Sınavlar bitip neticeleri alelacele alınmış hemen ertesi gün mektepler açılmış. Kayıtlar daha bitmemiş. İlk sınıflara talep fazla… Sınıflar kalabalık… Bir yandan Müdür Yardımcılığı bir yandan Daktilografi öğretmenliği… 60-70 kişilik sınıflarda 40 yazı makinesi ile Daktilografi dersi nasıl yapılacak? Zaten ders haftada 1 saat…

Her sene açılan “Daktilografi Uzmanlık Kursu” bu sene de açılıyor. Yüzlerce talip arasından seçilen 40 kişi ile çalışmalar başlıyor. İşin düzen ve intizamını temin etmek hep ilk günlerin davası…

Bu uğraş arasında 1-2 hafta zarfında davete kabul fırsatı yaratılıyor.

– İsminizi ve adresinizi bana Asri Daktilo Dersevi’nin sahibi Pepo verdi. Daktilo meselelerinde her soracağımla sizden cevap alabilirmişim.

– Bildiğim kadar evet…

– Şu yazı makinesinin Türkiye mümessiliyim. Yeni aldım bu işi… 6 aydan beri ilanlarına da başladım. Gazetelerde her gün (Rooy) çıkıyor. Ne olduğunu henüz kimse bilmiyor. Yavaş yavaş ne olduğu anlaşılacak.

 Reklamda başarılı olmak için bir şart da malın iyi ve kötü taraflarını, yani kalitesini tamamen, bütün ayrıntılarıyla bilmektir.

 Şimdi sizden ricam: Bana bu makine hakkında bir rapor hazırlamanızdır. Mümkün mü?

 – Mümkün.

 – 4 santim kalınlığı olan kitap gibi, her çantaya sığabilen bu ince ve hafif (portatif) makinenin şu (İdeal) ayarında olmadığını biliyorum. Fakat iyi ve kötü her şeyini de bilmek istiyorum. Sonra, bu malı satarken yanında, alanın kendi kendine öğrenebileceği bir broşür de vermek istiyorum. Bunu da hazırlamanızı rica etsem.

 – Olur. Fakat bir klavye meselesi var.

 – Bu makinenin klavyesi şu…

 – Evet, görüyorum. Diğer birçok makinelerin klavyelerinden farklı. Onlarda olduğu gibi bunda da öğrenen bir başka makinede yazamayacak.

 – Neden?

 – Çünkü on parmakla yazan, bir klavyeyi ezbere bilir ve bakmadan yazar. Her klavyeyi ezbere bilmesine imkan olmadığından ezberlemediği klavyeye geçince bakmadan yazamaz ve bu takdirde on parmakla yazmanın kıymeti kalmaz..

 – Bu belki benim için bir bakıma iyi gibi görünüyor ama esas itibarıyla kötü bir şey. Peki bunun çaresi?

 – Standart bir Milli Klavye..

 Bunu önce Maarif Vekaletine kabul ettirebilirsek, başka memleketlerde olduğu gibi bizde de tek klavye olursa daktilograf nereye giderse gitsin aynı klavyeyi bulur ve metodu ile yazabilir. Hem şahsi sıkıntı çekmez hem işlerin verimi artar…

 – Bu iş için bir çalışma ve teşebbüs var mı?

 – Evet. Benden evvelki Daktilografi hocaları ta 15 seneden beri bu dava için uğraştılar… Ben de hoca olduğum günden beri teşebbüs eder dururum. Nihayet 1947’de Avni Başman’ın Vekilliği zamanında Türkçe ve Daktilografi hocalarına bu iş için bir yazı geldi.. Yeniden bir Standart klavye tertibi isteniyordu.

 İstanbul’da Dakikada 70 kelimeden daha süratli Daktilo yazabilen kimler varsa hepsini bir araya topladık. Daktilografi ve Türkçe öğretmenleri de aynı gruba katılıp birkaç toplantı yaptık. Çok çetin münakaşalar sonunda bir şekilde karara vardık ve bu şekli Vekalete gönderdik. Gidiş o gidiş… Ne bir cevap geldi ne karar. Esasen daha o yazımız gitmeden Vekil değişmişti..

 – Şimdi tekrar girip yeni Vekile işi anlatsanız.. Görüyorsunuz rejim değişti.. Birçok yenilikler hevesle ele alınıyor.. Belki bu işi de ele alırlar. Hatta ben sizi bu iş için arabamla Ankara’ya götürüp getiririm..

 – Bu işte sizin ne menfaatiniz var?

 – Biliyorsunuz ben reklamcıyım. Siz Ankara’da kabul ettirebilirseniz ben hemen oradan Fabrikaya telgraf çeker ve Milli Klavye ile ilk partiyi herkesten evvel getirtirim. Kabul ettiremezsek bile böyle bir memleket işine hizmet etmiş olmanın manevi hazzı bana yeter. Ben de bu memleketin evladıyım…

 Hem zaten benim de Ankara’da görülecek bazı işlerim var.. Bu ay içinde gidebiliriz. Ne dersiniz?

 – Ben öğretmenim. Mevzuata göre dersimi bırakıp gitmek için bana kolay kolay izin vermezler.

 – Cumhuriyet Bayramı yakın. Gidiş gelişi tatile denk getiririz. Orada kalacağınız 2-3 günü de mevzuata uydurmanın çaresi yok mu?

 – Var.. Dersim olmayan günler var.. Senede 3 defa tezkere yazma hakkı diye bir şey de var. Bu iş olabilir. Gidebiliriz.

 – Mutabık mıyız?

 – Mutabıkız.

– Merhabaaa… Hoş geldin İhsan Bey… Hayrola?

 – Hoşbuldum efendim. Klavye işi için geldim.

 Ticaret Öğretim Şube Müdürlüğü’ne yeni tayin edilmiş bulunan Raşit Bey “iyi ettin” derken, aynı makamın eski müdürü Avni Bey “Ne lüzum vardı” gibilerinden manalı gözlerle bakıyordu.

 – Efendim, Ruhi Bey müsteşar beye bu hususta bir mektup yazmıştı. Sabah gördüm. Klavye meselesi hakkında anlattıklarımı dinledikten sonra:

 “- Öğleden sonra saat 4’de ben Teknik Öğretimde olacağım, Raşit Bey ve Avni Bey’le beraber gelin görüşelim” dedi. Mümkünse bu husustaki dosyaları çıkartıp her şeyi hazırlayalım…

 – Çok iyi olur.

 Diyen Raşit Bey hemen memurlara bu husustaki evrakı çıkarmalarını söylüyor.

 Dosya bulunduktan sonra (klavye) bahsinde bugüne kadar yapılanlar tetkik ediliyor..

 10 Mayıs 1943 tarihinde Ticaret Öğretim Müdürü Abdullah Nuri Aker’in başkanlığındaki komisyon:

 “On parmak usulünde metodun icabı sağlanabilmesi için hiç değilse okullarımızda tek tip bir klavyenin temini göz önünde bulundurulmak gerekir. Türkiye’ye şamil bir klavyenin kabul edilmesine bugünkü iş hacmimize göre kat’i zaruret görülmektedir. Böyle bir klavye, rasyonel mesai temin edecek, zaman ve iş kaybının önüne geçecektir” şeklinde bir rapor vermiş.

 1946’daki Maarif Şûrasının Ticaret Öğretim Komisyonunda Süleyman Sergici tarafından klavye hakkında verilen takrir ittifakla kabul edilerek umumi heyetin de tasvibine mazhar olmuş.

 29.12.1948 tarihinde Ankara-Adana-İstanbul ve İzmir Ticaret Liselerinde kurulacak komisyonların Standart klavye şekillerini tespit etmesi maarif vekaleti tarafından kararlaştırılarak bu emir 13.1.1949 tarihinde vilayetlere gönderilmiş.

 Bu 4 komisyon ayrı ayrı 4 esas şekil tespit etmiş:

 Adana Komisyonu: “Maliye Vekâleti kırtasiye satın alma komisyonu” için 1928 senesinde tertiplenen klavyeyi esas itibariyle kabul ederek, ufak tefek bazı tadilattan sonra bu şeklin standart olmasını temenni etmiş.

 İzmir Komisyonu: Türkçe öğretmeninin 4.000 kelime üzerinden hazırladığı “harflerin kullanılma oranı istatistiği” ile yepyeni bir klavye tertipleyerek en çok kullanılan harfi en kuvvetli parmağın yazmasını temin etmiş;

 İstanbul Komisyonu: Türkçede kullanılan bütün kelimeler üzerinden hazırlanan “harflerin kullanılma oranı istatistiğini” evvela Türk Dil Kurumu’ndan istemiş. Sonra, Türkçede kullanılan 29.934 kelimenin 183.596 harfini tasnif ederek en emniyetli istatistiği temin etmiş;

 Diğer taraftan hekimlerle işbirliği ederek, el ve parmak röntgenlerini, kemik, sinir ve adale hareketlerini inceleterek en kuvvetli, en işlek, zayıf ve kuvvetsiz parmakları tespit ettirmiş.

 Bu suretle harflerin kullanılma oranları ile el ve parmakların işleklik oranları arasında bir ilişki kurarak tespit edilen klavyenin standart olmasını istiyor.

 4 ayrı klavye şekli ve raporları içeren birçok sayfalık bu yazılar toplandıktan sonra Ticaret Öğretim Müdürü Abdullah Aker, yardımcısı Rıza Akbora’ya hitaben:

 “Bu 4 şekli ve Raporları birleştirelim” notunu yazmış…

 Şimdi iş; bu dört şeklin birleştirilmesi…

 Saat 4’de Teknik Öğretim dairesine gelen müsteşara bu durum anlatılıyor. Müsteşar, Eski Ticaret Öğretim Müdürü Avni Ayata’ya soruyor:

 – Ankara’da bu işi derhal kararlaştırabilecek yetkili kimseler var mı?

 – Var efendim. Ticaret Lisesinde.

 – Yarın bir toplantı yapıp bu işi neticelendirelim.

 – Peki efendim

 

1 Kasım 1951

 Ankara’da istasyon yanındaki Teknik Öğretim Genel Müdürlüğü binasının Ticaret Öğretim Şube Müdürlüğü Odası. Bir koltuğa ilişmiş elindeki dosyaları merakla inceleyen bir yabancıdan başka kimse yok bu odada henüz. Saat 14’e doğru bir yabancı daha geliyor. Tanışmadıkları için o da diğer bir koltuğa oturuyor. Konuşmuyorlar… Biraz sonra gelen bir üçüncü, bir dördüncü kimse ikinci gelenle aralarında konuşuyorlar:

 – Bizi niçin topladılar yahu?

 – Klavye işi için.

 – Benim saat 3’te mahkemem var fazla kalamam. Kesin kesin Allah aşkına.

 – Benim de işim var. Vaktiyle bir klavye yapmıştık ya şimdi ne istiyorlar?

 – Adana’dan filan gelen klavye teklifleri farklı imiş. Birleştirilmesini istiyorlar.

 – Bu hususa konuşmağa lüzum bile yok. Vaktiyle yaptığımızı kabul edelim bitsin gitsin…

 * * *

 Biraz sonra Avni Ayata’nın başkanlığında toplanan komisyonda:

 Adana ve İzmir klavye teklifleri, raporları okundu ve şekiller incelenerek geçildi.

 Ankara ve İstanbul tekliflerinde aynı zihniyetle (en çok kullanılan harfi en işlek parmağa vermek) hareket edildiği fakat Ankara’nın 4.000, İstanbul’un 29.434 kelimeden elde edilmiş istatistikleri esas almaları yüzünden yapılmış ama bizimki daha iyi..

 – Niçin?

 – O kadar çok kelime saymaya ne lüzum var? 4.000 kelime kafi…

 – Türkçedeki bütün kelimelerden yapılmış bir istatistik, 4.000 kelimelik bir sondajdan daha doğru netice vermez mi?

 – Türkçedeki bütün kelimeler her zaman kullanılmıyor ki? Halk konuşma dilinde 1.000 kelime bile konuşmuyor.

 – Daktiloda çoğunlukla yazılacak olan kelimeler halk dilinden midir?

 – Hayır… Ticaret dili.

 – Bizde yerleşmiş bir ticaret dili henüz yok ki…

 – İktisat dilini esas alabiliriz…

 – Niçin hukuk dilini almayalım?

 – Edebiyat da lazım. Yazarlar romanlarını hep kalemle mi yazacaklar?

 – Resmi daireler bugün için memleketimizde kullanılan yazı makinelerinin çoğuna hakimdir. Resmi dili esas almak lazım.

 – Bütün konuşulanları bir araya toplarsak: Yazı makinesinin her yerde kullanıldığı, bu yüzden Türkçedeki her mesleği kolayca yazabilecek bir klavye tertibine imkân verecek olan istatistiği esas almamız gerektiği ortaya çıkıyor.

 – Ankara’nın istatistiği bunu temin eder?

 – 4.000 kelimelik istatistik mi?

 – Hatırladığıma göre bu 4.000 kelime ayrı ayrı 3-4 metinden seçilmişti, içinde edebiyat, hukuk ve iktisadi bahisler vardı..

 – Her konuyu içerecek olan Türkçedeki bütün kelimelerin (İstanbul’un) istatistiği daha isabetli değil mi?

 – Türkçede imla kılavuzunun tespit ettiği 29.934 kelimenin hepsi, bugün için kullanılan kelimeler değil ki.. İçinde unutulmuş, eskimiş kelimeler de var, anlaşılmadığı için henüz kullanılmayan yeni kelimeler de var. Türkçe temiz bir Türkçe değil ki. İmla Kılavuzunda Arapça da var, Farsça da var, Yunancadan, Latinceden gelmiş kelimeler de var.. Yeni Türkçe, eski Türkçe, orta Türkçe diye bir sürü uydurmalar bile var. Bunların tamamını esas almak doğru mu?

 – Büyük adetler kanuna göre doğru…

 * * *

 

2 Kasım 1951

 Dün İstatistik tartışmalarıyla başlayan toplantı, Ticaret Öğretim Şube Müdürlüğünün bitişiğindeki toplantı odasında devam ediyor…

 İstatistik bahsinde kesin karara varılamayınca şekiller üzerinde tartışma başladı…

 – (A) harfinin yeri orta sırada olmalı?

 – Yukarı sırada daha kolay yazılmaz mı acaba?

 – Nasıl olur?

 – Yukarı sıra, yukarıdan aşağıya doğru olan vuruşlar için daha müsaittir.

 – Tecrübe edelim…

 Esasen makineler ortada duruyor… İnanmayanlar hemen yazıp tecrübe ediyorlar.

 – Bak (E) harfinin yeri güzel işte…

 – (K) da iyi yerde.

 – (M) nin yeri olmadı…

 – Galiba İstanbul’un istatistiği daha iyi…

 – Acaba öğrenciler bu vazifenin önemini, ciddiyetini anlamış mıydılar?

 * * *

 

3 Kasım 1951 sabah..

Dün akşam sonuna yaklaşan tartışmaların neticesi bugün öğleden sonra alınacak.. Sabah bazı öğretmenlerin dersleri olduğu için toplanılmıyor…

Bu fırsattan istifade ile, İhsan Yener daha evvel (1951 senesi Nisanında) daktilo ile resim yapma sanatının korunması ve tanıtılması için tanıştığı, o zamanın Maarif Vekili Tevfik İleri’yi ziyaret edip yine o zaman anlattığı klavye davasının ele alınmasını rica etmeyi faydalı buluyor…

Sarkmış gözlüklerin üstünden zeki gözleriyle bakan vekil:

 – Daktilo ile Resim… İhsan Yener sizdiniz değil mi?

 – Evet efendim..

 – Nasıl. Yine öğrencileriniz güzel resimler yapıyorlar mı?

 – Yapıyorlar efendim?

 – Bir de klavye davanız vardı.. O ne oldu?

 – Bu sefer bu iş için geldim efendim.. Komisyonumuz 3 gündür çalışıyor. Bugün bir neticeye varabilirsek neticeyi makamınıza arz edecekler.

 – Çok iyi, benim yapabileceğim nedir?

 – Size getirilecek kararın bir an evvel tatbikini temin ederseniz memlekete çok büyük iyilikler yapmış olacaksınız efendim.

 – Derhal.. Hiç vakit kaybetmeden.. Bu benim vazifem.. Hiç merak etmeyin…

 – Sağolun efendim. Çok teşekkür ederim…

 * * *

 

3 Kasım 1951 öğleden sonra…

Çoğu kesin karara bağlanamayan iki günlük tartışmalardan sonra çoğunluk kararı ile yeni klavye şekli meydana çıktı.

İstanbul Komisyonunu temsil eden İhsan Yener:

 – 3 günden beri devam eden bu tartışmalar ilk değil. İkinci değil.. Üçüncü değil… Daha önce de bu husustaki tartışmalar o kadar çok oldu ki ben artık A veya Z harfinin yerini bir tarafa bırakıyorum. Benim için şimdi mühim olan: “şekil ne olursa olsun fakat Türkiye’nin her yerinde aynı olsun.. Standart olsun” meselesidir. Bir Amerikalı, Amerika’nın neresine giderse gitsin hep aynı klavyeyi buluyor, bir Fransız Fransa’nın her yerinde, bir Alman Almanya’nın her yerinde öğrendiği klavyeyi bulursan bir Türk bu imkândan mahrum. Bu yüzden kaybettiğimiz emeklerin, israf ettiğimiz iş saatlerinin haddi hesabı yok. Biz buna mani olalım. Yapacağımız iş bugünkü daktilograflar için değil, istikbal için. Tek klavye olsun da ekseriyetin istediği şekil olsun..

Avni Ayata işi ele alıyor:

 – Yapılacak iş ufak tefek değil, oyuncak değil, memleket çapında; nesiller boyunca hakim olacak bir iştir. Bugünkü Demokrasi anlayışında bizim burada kendi kendimize böyle bir karar vermeye hakkımız var mıdır bilmiyorum. Kabul edilecek Milli Klavyeyi Türkiye’de Daktilo yazan herkes ileride kabule mecbur kalacaktır. Kanunen mecbur edemesek bile milli klavye yayıldıkça bundan başkasını bulamayacağından kullanmaya mecbur kalacaktır. Adil bir karar vermek istiyorsak bu kararı vermeden evvel, bu kararla müstakbel bir mecburiyetine girecek olan herkesin fikrini, düşüncesini almalıyız..

 – Her daktilo yazana mı soracağız? Bu mümkün mü?

 – Hiç olmazsa temsilen sorabiliriz. Mesela bütün vekaletlerin, Bankaların, İktisadi Devlet Teşekküllerinin düşüncelerini almalıyız?

 – Bunu yapmak demek bu işi senelerce uzatmak demektir. Yazılması, sorulması, onların cevap yazmaları. Aylarca bitmez.

 – Çok acele cevap verilmesini isteriz.

 – İşler sürüncemede kalacak. Yazık olacak.

 – Kalmaz…

 – Bu işin tekniğini bilmeyene sorulur mu?

 – DEMOKRASİ BUDUR…

 ? ? ?

İhsan Yener kendisini arabasıyla Ankara’ya getiren, bir haftadır Ankara’da misafir eden Vitali Bilen’e bu neticeyi büyük bir kederle anlattı.

Ertesi sabah emekli Citroen, İstanbul yolunu tutmuştu.

İhsan Yener düşünüyordu:

 – On parmakla daktilo yazma usulünü bilmeyenler için (A) harfi nerede olursa olsun fark etmediği halde bunlar en ufak bir değişikliğe razı olurlar mı? Alışkanlık denen o muazzam şey sigara içmek bahsinde bile bütün insanları esir ettiğine göre hangi daktilograf alıştığı şekli değiştirmek ister? İşin gereğini anlamış olan metotlu yazanlar Türkiye’de kaç kişidir?

Bunlar için bile değişik bir klavyeye razı olmak başlangıçta büyük bir fedakârlık değil midir?

Acaba Atatürk harf devrimine karar vermeden önce (A) harfi böyle mi olsun, (E) şeklinde mi olsun diye, okuma yazma bilmeyen bir çobana veya Arap harflerine alışmış bir katibe sorsaydı bu devrimi yapabilir miydi?